Başlarken...
Bir portre:
Oldukça sessiz ve mülayim bir yapıdaydı, hayata umutla bakanlardan. Hani, haline her durumda şükredenler vardır ya, işte onlardan biri...
Yakın çevresindekiler hariç, hiç kimse, onun tüm maddi imkânsızlıklarına rağmen okumaya çalıştığını hiç fark etmemiş, anlamamıştır.
Okumak zorunda idi, çünkü birçoğumuzun, şanslı denecek düzeydeki ekonomik rahatlığını o görmemişti, belki -okumazsa- göremeyecekti de…
Okulu bitirmesine, öğretmen olmasına ümit bağlayan bir kardeşi varmıydı bilmiyorum ama bir ana-babası vardı. Kahverengi takımı hala gözümün önünde. Belki de fakülte süresince sahip olduğu tek takım elbise bu rengi kısmen solmuş ama temiz ve ütüsü düzgün elbise idi.
Yurtta kalanlar bilir; günlük kahvaltı fişi vardır. O gün kahvaltı menüsü ne ise onu alabilirsin kahvaltı fişi ile, bir de, istersen kahvaltının yerine çorba ile bir çeyrek…
Ramazanda kaç iftarınızı bir çorba ve çeyrek ekmek ile yapabilirsiniz ya da tek çorbadan ibaret bir öğün ile hiç gününüzü tamamladınız mı???
Defalarca onu iftarda çorba ve çeyrek ekmekle iftar açarken görmüştüm, kahvaltı fişinin karşılığında. Ve halinden son derece memnun, şükür içinde...
***************************************
Bir başka portre:
Anadolu'nun bir yerlerinden gelmişti, okula ilk geldiği günleri hatırlıyorum, ki çoğu ilk geldiği zamanları hatırlamaz ancak gittiği zamanı bilir. Sade, kendi halinde, sakin bir Anadolu çocuğu idi ilk başlarda…
Önce saçları değişti, sonra giyimi, davranışları derken çevresi değişti o masum, saf kızın...
Okulun nizamiye girişinde yaşlı bir adam ve yanında yaşlı bir kadın... Belli ki, gurbete gelmişler, bizim için gurbet olan diyarlardan... Davranışları, giyimleri, konuşmaları "Anadolu'nun bir köşesindeniz" diyor.
Kızlarını görmek için gelmişler; onlar için, kardeşleri için, kendileri için umut olan ve okuyan kızlarını görmeye...
Lakin kısa sürdü bu ziyaret(bizzat şahit olduk), o umut dolu, mesut babanın mutlu yüzü değişiverdi birden, ilkbahar güneşini kara bulutların gölgelediği gibi. Bir anda her şey değişmiş, sanki büyü bozulmuştu.
Zavallı baba, kızının o halini görünce topuğunun üstünde dönüp gitti…
Evet, bir anda her şey değişmişti, ümitler, hayaller, yarına dair her şey bir anda gizemini yitirmişti. Sanki saat on ikiyi vurmuştu…
Bir hafta sonra...
Arkadaşlar söyledi heyecanla... Zavallı adam, bir hafta sonra kalp krizinden ölmüş.
Kız ise tuttuğu o yolda sürüklendi gitti...
Hayatın hangi şartı onu kötü yola sürükledi bilmiyorum ama bildiğim bir gerçek, temel nedenin parasızlık olmasıdır... Bu gün de toplumumuzda birçok genç kız maddi imkânsızlıktan dolayı fuhşa sürükleniyor, birçok delikanlı batağa itilmiyor mu?
Peki, böyle bir sonuçta tek suçlu o kız mı? Yokluk ve sefaleti "kaderi" olarak kabul edemeyen bu gençlerin batağa gidişinde başka hiç birimizde eksiklik yok mu?
Sizce toplum olarak biz bu filmin neresindeyiz?
Acaba o kız ve onun durumunda olanlara sahip çıkılsa, onlar desteklense yine sonuç aynı mı olurdu?
Fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmek onların kaderi olabilir, ancak hiçbir neden bizim zenginliklerimizi onlarla paylaşmamamızı gerektirmez.
Bazen aynanın karşısında kendinize iyice bakın... Kendimizle yüzleşmemiz için o kadar çok neden var ki...
Saygılarımla. Ali AKGÜL